Op.Dr.Hüseyin Kan
Ana Sayfa Sıkça Sorulan Sorular İLAÇLARIN YARARLARI!

İLAÇLARIN YARARLARI!

0
İLAÇLARIN YARARLARI!

Toksinlerle ilgili yazımızda eksojen toksinler arasında ilaçları da saymıştık. Birtakım hastalıkların tedavisinde zorunlu olarak kullanmaktayız.Biliyoruz ki ilaçlar kimyasallardan imal edilmektedir. Etkili maddenin yanında yardımcı maddeler ilave edilmektedir ve bu maddeler de kimyasallardır ve organizma için yabancıdır, bu yüzden en kısa sürede bünyeden uzaklaştırılması gerekir,bunu da karaciğer ve böbrekler sağlar bu yüzden de bu organlar yıpranır zamanla yetmezliğe neden olur.Bunun için mutlak endikasyon(gereklilik) yoksa ilaç kullanmaktan kaçınmak gerekir .Çünkü toplum olarak ilaç kullanmayı,hekim olarak ilaç yazmayı çok seviyoruz.Hele antibiotik,ağrı kesici,mide koruyucu ve kolesterol düşürücü ilaçları kullanırken bin düşünüp bir kullanmalıyız.Şimdi bu grup ilaçlar organizmaya ne gibi zararlar vermekte irdelemeye çalışalım.

_Antibiotikler: Penisilin 90 yıl önce keşfedildiği zaman tıpta devrim yaratmış kaşifine (Alexander Fleming ve arkadaşları) 15 yıl sonra Nobel ödülü kazandırmıştır.Etki mekanizması microorganizmaları yok etmek prensibine dayanır.Yerinde kullanıldığı zaman hayat kurtarıcıdır,bu yüzden spektrumu giderek genişleyen yüzlerce yeni antibiotik keşfedilmiş ve yaygın olarak kullanıma sunulmuştur.Genel olarak pozitif etkileri gözönüne alınıp negatif etkiler irdelenmemiş infeksiyonlar dışında da her hastalıkta ilk düşünülen ve kullanılan ilaçlar olmuştur.Kontrolsuz satıldığı için de endikasyonsuz (virütik hastalıklarda ,enfeksiyonlardan koruyucu olarak hatta başağrısında bile) kullanım artmıştır .Geçte olsa bakanlık reçetesiz satışı yasaklayarak önlem almıştır.Negatif etkilerin başında allerji gelmekte bu durum bazen ölüme neden olabildiği için bu konuda yeterli uyarılar yapılmakta buna rağmen bazen kullanım kazalarına rastlanmaktadır.Toksisitesi yüksek olan antibiotikler karaciğer ve böbreğe zarar vererek organ yetmezliklerine neden olabilmektedir.Gelelim en önemli sinsi yan etkisine;kalın barsaklarımızda 1.5-2.5 kg microbiata dediğimiz microorganizma bulunmakta bunun %80 i faydalı bacterilerden oluşmaktadır.Bu denge çok önemli olup hayat boyunca korunabilse kronik hastalıkların (hipertansiyon,diyabetes mellitus,romatizmal hastalıklar,nörolojik hastalıklar,allerji,kanser vs) hiçbiri ortaya çıkacak zemin bulamaz.Bu hassas dengeyi en kolay bozan antibiotik tedavileridir.Bir haftalık antibiotik tedavisinin microbiatada yaptığı tahribat bir yılda zor düzeldiğini gösteren araştırmalar mevcuttur.Bunu da yararlı bacterileri yok edip zararlıları etkilemeyerek yani tabir yerinde ise onların önünü açarak yapar.Bu durumda hiç mi antibiotik kullanmayacağız.Elbette böyle bir öneride bulunamayız.Kesin endikasyon varsa (telafisi mümkün olmayan hasarlar ortaya çıkacaksa ) sonuç alınan en kısa sürede kullanabilir bunu da microbiata hasarını en aza indirebilmek için probiotik desteği ile yapmalıyız.Gelişi güzel yada koruyucu olarak abartılı şekilde kullanılan antibiotikler barsak microbiata dengesini bozmakla kalmaz zararlı microorganizmalar direnç te kazanır. Bu sayede tekrar kullanıldığında etkisiz kalır ama microbiata dengesini negatif yönde bozmaya devam eder.

Microbiata dengesi bozulunca disbiozis dediğimiz durum ortaya çıkar.Bu durumda probiotik microorganizmaların organizmaya yarar sağlayan pozitif etkileri yok olur.Nedir bu pozitif etkiler;immünitenin(vücut direncinin) sağlanması,birçok vitaminin sentezlenmesi,tek sıra hücre yapısında olan barsak mukozasının sağlıklı olması ve bütünlüğünün korunması gıdalardaki lifli yapıların sindirimini sağlayarak bunlar yardımı ile lümendeki toksinlerin, ağır metallerin tahliyesi, vs.Bu çok önemli görevler aksayınca vücut direnci düşer birçok hastalığa zemin hazırlar.Barsak endotel(mukoza) hücre bütünlüğü ve sağlığının bozulması ile LEAKY GUT denilen geçirgen barsak sendromu ortaya çıkar ki bu sayede feçes ile sindirim kanalıdan dışarı atılacak olan tam sindirilmemiş proteinler,toksinler ,ağır metaller tekrar emilerek yukarıda da sıraladığımız çok sayıda kronik hastalığın oluşmasına zemin hazırlar.Yarı sindirilmiş proteinler geçirgen barsaktan emilince organizma tarafından tanınmadığı için antijen olarak algılanır buna karşı antikor oluşturur.Ortaya çıkan antikorlar önce organizmaya geçen yarı sindirilmiş proteinlere benzer yapıda protein yapıtaşları olan organlarda (tiroit,pankreas) inflamasyonlara yol açarak tahribata neden olur, sonuçta hipotiroidi,diyabetes mellitus (tip 1-11) eklem hastalıkları vs ortaya çıkar.Bu grup hastalarda ömür boyu replasman (dektekleyici) tedavileri ile karşı karşıya kalınır.Replasman tedavileri nedene yönelik olmadıkları için hastalığı tedavi etmezler hastalığın sonucu olan eksikliği tamamlarlar.Malesef tıbbi araştırmalar ilaç tröstlerinin hegomanyasında olduğu için nedene yönelik araştırmaları yapmaz kısıtlı imkanlarla yapılanları da görmezden gelir. Geçirgen barsaktan emilen toksinler karaciğer ve böbrekler yolu ile vücuttan atılmaya çalışılır.Önce KARACİĞER toksinleri FAZ1 ve FAZ 2 detoksikasyon reaksiyonları ile safra yoluna oradan da barsağa geçer barsakta geçirgen barsak sendromu olduğu için tekrar emilerek karaciğer geri gelir.Bu durum karaciğerin yorulmasına yağlanmasına daha ileri dönemlerde yetmezliğine sebeb olur.Günümüzde genç ve orta yaş grubunda batın USG tetkiki yapılıpta GRADE 1,GRADE 2 yağlanma görülmeyen karaciğer yok gibidir.Bu durumu sorgulayan hastalarımıza meslektaşlarımızın cevabı çok önemli olmadığı biraz kilo vererek sorunun çözüleceği şeklinde oluyor genellikle.Yetersiz detoksifikasyon sonucu organizmada kalan toksinler YAĞ dokusunda depolanır.Bu durum bizi rahatlatır mı? Kesinlikle zira en önemli organlamızdan biri olan beyin dokusunun %80 ni yağdan ibarettir dolayısıyla bu organımız toksinler için bir birikme ,depolanma yeridir.tabii ki toksinler beyin dokusunda rahat durmayacaklar enflamasyonlara neden olarak çok sayıda kronik nörolojik ve psikolojik hastalığın ortaya çıkmasına sebeb olacaktır.Nedir bu hastalıkların başlıcaları diye sorarsanız;yorgunluk,uyku bozukluğu,başağrıları,migren,anksiete,depresyon,hiperaktivite,huzursuz bacak,otizm,depresyon,multibl skleroz,als parkinson ,demans vs.sayabiliriz.Malesef günümüzde bu saydığım hastalıkların hiçbirinde sebebe yönelik bir tedavi uygulanmamakta bulguları baskılayan ilaçlarla günü kurtarmaktayız.Sebebe yönelik tedavilerden herzaman sonuç alınmayabilir zira beyin hücreleri yenilenmiyen doku hücreleridir,bir de toksinlere maruziyet süresi sonuçlara direkt etki eder.MTPT isimli kimyasal (neurotoksik madde) maruziyetinde beyinimizin substantia nigra tabakasına afinitesi nedeniyle yerleşerek dopaminerjik nöronları harap eder. Parkinson hastalığına nedeni budur .Bu durum hangi sektörün işine geliyorsa onlarda reklamasyon ve propaganda ile hekimleri etkileyerek bu hastalıkların nedenini sorgulamasının ötelemesini sağlamaktadırlar
Mide Koruyucu olarak adlandırılan PPİ (proton pomp inhibitörleri) midenin asit salgılayan parietal hücre zarında proton girişini engelleyerek asit salgılanmasını dolayısıyla pepsinojenin pepsin haline gelerek proteinleri aminoasitlere indirgemesine mani olur.Fakat mide asidini çok zararlı bir şey olarak düşünürsek mide korunmuş oluyor.Acaba böyle mi? yoksa binlerce yıl önce atalarımızın mide parietal hücreleri de asit yaparak atalarımıza zarar mı veriyordu?.Son 20-25 yıl öncesine kadarNE PPİ ler,60-70 yıl öncesinde de ne ANTİASİTLER nede H2 RESEPTÖR BLOKÜRLERİ mevcuttu.Fakat o dönemlerde günümüzdeki gibi ne gastritis ,ne reflü, nede mide kanseri bu kadar yaygın idi.sadece doudenüm ülser vakaları azalmıştır.Sanki burada çelişkili bir durum var gibi.

Bir tablet yada kapsülünün 18-22 saat felç edildiği mide parietal hücrelerinin asit salgısı zararlı bir şey midir?Bin yıllardır midemiz bu asiti ne amaçla salgılıyor.Mide sindirim kanalının çok önemli bir bölümü ve gıdalarla alınan proteinlerin sindirilip yapıtaşları olan aminoasitlere indirgendiği yerdir.Bu görevi de pepsinojeni aktif hale getirerek yapar.Bunun için mide PH sı(asitlik derecesi ) 0-3 arası yani asit olmalıdır.PH ne kadar düşükse asitlik derecesi o kadar yüksektir.PH 4 ten fazla ise proteinlerin sindirimi sekteye uğrar parçalanır ama amino asitlere indirgenemez ,tam sindirilemeyen bu yarı sindirilmiş proteinlerden organizma yararlanamadığı gibi zararlı etkilerine maruz kalır. Yine mide asit eksikliğinin bozduğu barsak florası nedeniyle ortaya çıkan LEAKY GUT (geçirgen barsak sendromu) sayesinde emilerek toksin etkisi yapar.Yukarda açıkladığımız gibi antijen olarak algılayıp antikor ürettiği,bu antikorların da kendi dokulamıza saldırıp otoimmün hastalıklara yok açtığını biliyoruz

Burada açıklanması gereken çok önemli bir hususta PPİ lerinin nasıl olup ta barsak florasını bozup disbiozise sebeb olduğudur.Mide asiti dışarıdan alınan zararlı microorganizmalara karşı bariyer(engel) oluşturur. Bu bariyer bozulursa zararlı microorganizmalar doudenum jejenum ve ileum yolu ile kolonlara ulaşır ve buradaki dengeyi bozarak disbiozise sebeb olur.Bu arada mide ve incebarsaklarda yerleşen zararlı microorganizmalar SİBO dediğimiz durumu ortaya çıkarır.Bu konu ileride geniş olarak ele alınacaktır.Yalnız buraya kadar gelmişken HELİKOBACTER konusu ile de biraz ilgilenelim.Helikobacter normal mide PH sında üreyemeyen fakat düşük mide( asidinde (PH 4 ve üzeri) üreyip mide mukozasına yerleşen midede gastritis,ülser,reflü ve kansere neden olan normal mide asidinde üreyemeyen bir bacteridir.Biz hekimler helibacter tedavisi için ANTİBİOTİK+PPİ kombinasyonu ile uzun süreli (3-6 hafta) tedaviler? yapıyoruz.Burada kaşmı yapıyoruz gözmü çıkarıyoruz sizlere bırakıyorum.Ben bu tedaviyi gördüm yararlandım diyenler olabilir.PPİ ile mide asidini yok ederseniz ne yanma kalır ne de ağrı,ama sebebe yönelik olmadığı için tedavi etmediği gibi yukarda bahsettiğimiz DİSBİOZİS ve SİBO ya neden olarak birçok kronik hastalığa zemin hazırlar için .O zaman ne yapmalıyız.Öncelikle normal mide asitinin ülser gastritis,reflü,helikobacter ve kanser etiyolojisinde (ortaya çıkma nedeni) rol oynuyormu yoksa masum mu ona karar vermeliyiz. Daha önce belirttiğimiz üzere mide asidi yüksekliği kesinlikle masum olup bu hastalıklara mide asidi düşüklüğü neden olmaktadır. Bunu da sağlayan kötü beslenme (market ürünü katkılı , meyva, tatlı, gazlı içiceklerle çok karışık yemek öğünleri) intolere gıdalar,sigara ,alkol,kullandığımız ilaçlardır(ağrı kesiciler,PPİ ler,H2 reseptör blokürleri,antiasitler vs).Maalesf ülkemiz mide asit düzeyini düşüren tonlarca ilaç mevcutken asit düzeyini yülselten ilaçlardan mahrumdur yurt dışından temini de kolay olmamaktadır.

Kolesterol ilaçları (statinler) da ülkemizde ençok satılan ilaçlarda 3.sırada yer almaktadır.Kolesterol gıdalarla alınan ayrıca organizmamız tarafından da sentezlenen çoğu hormonun yapıtaşı olan bir moleküldür.fazlalığından ziyade eksikliği sorun yaratır.Bu arada aşırı yüksekliğinde ilaç (statinler) kullanılabilir Bu gibi bir durumla karşılaşılır ve statinler kullanıma mecburiyeti oluşursa yan etkilerinden koruyucu önlemler almak gerekir fakat imalatçı firmalar bu durumu görmezden gelmeyi tercih ediyorlar.Herhalde bu durum uyuyan devi (doktor camiasını) uyandırma korkusu ile olabilir mi? Diye düşündürüyor.Statinler boya sanayicileri tarafından tesadüf eseri kolesterolü düşürdüğü tesbit edilince kolesterol organizmanın azılı düşmanı ilan edilip ısmarlama bol destekli sonucu önceden belli olan araştırmalarla zaten önüne ne konursa yiyen bizler sayesinde 50 milyar dolarlık ciroları aşan bir piyasa oluşturmuştur.LİPİTOR piyasaya sürüldüğü zaman 2 yıl bu yeni statini kullananların koroner damarlarının yeni doğmuş gibi tamamen açılacağını iddia ediyorlardı.Bu sav doğru olsaydı son 15 yılda koroner stent ve koroner by-pas operasyonlarına ihtiyaç kalmadığı için unutulacaktı.Oysa günümüzde hergün ilaçlı,eriyen vs stentlerle , yeni koroner by-pas tekniklerinin ortaya çıktığını görmekteyiz.
ABD de yapılan bir çalışmada büyük hastalerin acil servislerine müracaat eden koroner hastalarının yarısından fazlasının LDL KOLESTEROL değerleri normal ve normalin altında bulunmuştur.Araştırmayı yapanlar pes edeceklerine kendi tesbit ettikleri LDL kolesterol limit değerini %100mg den %70 mg çekmişler fakat yinede mızrağı çuvala sığdıramamışlar zira bu hastaların %30 unun değerleri bu limitin altında çıkmıştır.Bu büyük çalışmanın sonuçları bazılarını uyandırsada at gözlüğü takanlar hala kolesterolle savaşmaya devam ediyorlar.Etsinler ne sakıncası var diyebilirsiniz.Lipitor kulanmaya başlayıp ancak yaşadığım olumsuzluklar (halsizlik,uyku bozukluğu,karıncalanma yaygın iğne batmaları) nedeniyle 20 gün sonra tedaviyi kesip mucizevi sonucu alamayıp sorununu stentle çözen birisi olarak statinler ilgi alanıma yaşadığım bu olaydan sonra bir daha çıkmamak üzere girdi.
Statinlerin benim de yaşadığım bu olumsuz etkileri MİTOKONDRİYAL yetmezlik sonucu ortaya çıkar.Bunun mekanizmasını irdelemeden önce mitokondrilerle biraz bilgi verelim.Mitokondriler alyuvar dışındaki bütün hücrelerimin sitoplazmasında dokunun çeşidine göre değişik sayılarda bulunan,hücrelerin dolayısı ile organizmanın enerji santrallarıdır.Mitakondriler bir dış birde birbiri üzerine katlanmış iç zar ile matrixten oluşan 2-3 micron boyunda fasulyeye benzer yapılardır.Matrix sıvısı DNA,RNA ve RİBOZOMLAR dan oluşur.Mitakondrilerin DNA yapıları bacterilere benzediği için değişime uğramış bacteriler olduğu kabul edilir.En çok bulunduğu organlar BEYİN,KALP,KAS, KARACİĞER VE BÖBREKLERDİR.Statinler mitokondri fonksiyonlarını elekron transport zincir geçişlerini sağlayan COENZİM Q 10 sentezini bloke ederek mitokondriyal yetmezliğe neden olur.Sonuç olarakta 5 hayati organımızla ilgili yetmezlikler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar.Önce halsizlik,yorgunluk,adele erimesi,kalp, karaciğer, böbrek yetmezliği,ALS,Parkinson,MS vs ortaya çıkmaya başlar ne uğruna organizmanın biyolojik fonksiyonları yerine getirebilmek için mutlak ihtiyacı olduğu kolesterolü düşürmek uğruna.İlla düşürülmesi geren seviyelerde ise yapılacak şey statin yanında COENZİM Q 10 takviyesi ile yan etkiler kısmende olsa önlenerek kullanılmalıdır .Burada kasıtlı olarak hekimleri statinin yan etkileri konusunda hekimleri uyandırmak istememelerini düşünmekteyiz.Zira ellerinde 25 yıl önce alınmış ruhsat olduğu halde COENZİM Q ile combine statini piyasaya çıkarmamışlardır.Bu konuda daha fazla söze gerek kaldımı bilmiyorum!.

Bu arada mitokondri düşmanı diğer ilaçlarI da burada zikredelimde statinler tek suçlu kalmasın.PARASETAMOL,AMİNOGLİKOZİT ve KİNOLON grubu antibiotikler,METFORMİN,VAPROATLAR,ASPİRİN.Bu saydığım ilaçlar da en çok kullanılan tedavi ajanlarıdır.Paracetamol yakın zamana kadar en zararsız ağrı kesici olarak lanse edilirken şimdi karaciğer için en toksik drog olduğu ortaya çıktı.Antibiotiklerin flora bozucu etkileri yanında bir de mitokondriler üzerine negatif etkilerini öğrendik.metformin (glifor,glikofaj vs) orta ve ileri yaşlarda giderek artan tip 2 diyabetlilerinen çok kullandığı ilaçtır sürekli kullanmak gerekir.Valproate lar epilepsi,anksire ,depresyon vs psikiatrislerin vazgeçemedilleri ilaçlardır.Aspirin için başağrısı için arasıra bir tane almayı tolere edebiliz ama kan sulandırmak için devamlı kullanmalımıyız bilmiyorum.Sağlıklı kalın.